Skip to main content
BARIŞ ve UZLAŞMABlogYerelden Barış

Roboskî ‘den Radikal Barışı Düşünmek

Yazar: 4 Nisan 2021Mart 21st, 2022No Comments7 ' okuma süresi

Sürekli barışın sağlanması ve kalıcılaşmasında, bunun bir lütuf olarak yukarıdan bir iktidar grubu tarafından bahşedilmeyeceği ve talep ve mücadele edilerek kazanılacağı konularında hemfikirsek, farklı bir yol arayışına yönelmenin tartışmasını yapma ihtiyacı karşımıza çıkar. Kant’a göre, savaş kötü insanların yetişmesine uygun ortamı yarattığı için reddedilmelidir. O halde savaşa karşı çıkmak, barışı istemek insana özgü bir sorumluluk olarak görülebilir. Savaş ortamında kötü insan yetişmesi için tüm şartlar uygunsa, hiç şüphesiz savaşa karşı ortaya çıkacak mücadelenin, intikam eylemine dönüşmesinden farklı bir yol bulmak gerekir. Savaşlar insanın değerinin[ii] harcandığı ve insan haklarının askıya alındığı durumlar olarak tanımlanabilir. İnsanın, insan türüne mensup olduğu için haklara sahip olma hakkına savaş halinde erişilemeyeceğini söylüyorsak, bir ideal düzen olarak barışın, bir mücadele konusu haline getirilmesi gerekir. Dolayısıyla bu metinde, Roboskî örneğinden hareketle, herkesin devredilemez haklarına[iii] kavuştuğu ve barışın hâkim olduğu bir siyasal düzenin nasıl sağlanabileceği sorusunun peşine düşülecek. İnsan haklarının gerek sosyal gerekse de siyasal anlamda doğrudan ve dolaylı bir biçimde; kişiler ve yönetimler tarafından nasıl güvence altına alınabileceği, devamlılığının nasıl sağlanabileceği ve siyasal düzenin nasıl olabileceği konuları tartışılacak.

 

Küresel Polis Devletinde Savaş ve Hak Arayışı

Neoliberal küreselleşmenin son 50 yılda yarattığı koşullar, küresel savaşa dayalı baskı ve sömürü düzenini toplumlara bir barış düzeni olarak dayatmakta. Çevre ülkelerde sürdürülen savaşlar yoluyla merkez ülkelere düzenli kaynak akışı sağlanırken, bu kaynakların işlenip piyasaya arzının sağlanabilmesi için insan emeğine ihtiyaç duyulmuştur. İnsan emeğini mümkün olduğunca ucuza elde edebilmek için güvencesiz ve ağır çalışma koşulları dayatılmıştır. Böylesi ağır koşullara karşı herhangi bir direnç geliştirilmemesi için içeride piyasacı devlet etrafında baskı ve güç yoluyla “birlik” ve “huzur” sağlanırken, diğer yandan, dışarıdan düzenli olarak kaynak akışı sağlanabilir hale geldiği için piyasanın işlerliği olağan biçiminde sürdürülmüştür.

2001 yılında, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne düzenlenen saldırı, savaş ve barış kavramlarını yeniden düşünmemize yol açtı. Saldırılardan sorumlu tutulan radikal İslamcı-cihatçı örgütlerle, ulusal kurtuluş, demokrasi, adalet veya haklar bakımından eşit yurttaşlık mücadelesi veren toplumsal hareketler aynı çuvala konularak karıştırılmaya çalışıldı.  Toplumsal hareketlerin talepleri bu şekilde silikleştirildi. Adlarına bir bütün olarak “terör örgütü” denildi, sürekli olarak baskıya ve gözetlemeye maruz bırakıldı. Bu baskı, esasında toplumsal adalet arayışında olan mücadele alanlarının muhtemel isyan dalgasını açığa çıkartabilme ve bu sayede adalet arayışında olan grupların “kamu güvenliğini tehdit ettiği” iddiasıyla dağıtılabilmesi amacını taşıdı. Böylelikle içeride ve dışarıda savaşın kapsamı, sürekli ve kesintisiz bir biçimde genişletildiği gibi, serbest piyasanın ağları da daha geniş bir coğrafyayı -transnasyonal bir biçimde- kapsayabildi. İçeride ve dışarıda bu şekilde baskıyı sürdüren, ulus-devletlerin yeni bir formu olarak ortaya çıkan bu oluşum “küresel polis devleti”dir.[iv] Neoliberalizmle birlikte yeni formuna kavuşan bu devlet, serbest piyasanın hem işletmecisi hem de koruyucusu haline gelmiştir. Böylesi bir devlet düzeninde ise, kontrolsüz büyümeye dayalı özelleşme sonucu küçük bir kesim zenginleşirken, büyük bir çoğunluk yoksullaşmıştır. Bir anlamda devlet, toplumsal adalet arayışında olanlara karşı küçük ve hâkim bir zümrenin servetinin koruyucusu haline geldiği gibi, onların daha da zenginleşmelerinin önünü açabilecek düzenlemeleri yapmakla yükümlüdür. Devletin işlerinin serbest piyasanın kendi kurallarına göre işletilebilecek bir biçimde düzenlenmesi, devredilemez haklar olarak insan haklarının gereklerinin yerine getirilememesine yol açmıştır.

Ulus-devletler dünyada yeni formuna evrilirken bunun Türkiye’ye yansımaları da haklar bakımından eşitsizliğin derinleşmesiyle gerçekleşti. Çoğulcu ve doğrudan demokrasi hedefiyle politika geliştirmeye çalışan Kürtlere yönelik politik ve fiziki kırım yaşandı. 2000’lerin ilk on yılında, dünyada “terörle mücadele”nin de form değiştirmesinin bir biçimi olarak 28 Aralık 2011’de, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboskî Köyü’nde, her zaman olduğu gibi kaçağa giden 34 yurttaşın F-16’larla katledilmesi olayı gerçekleşti. Bu olay, Türkiye’de değişen askeri yöntemlerin bir işareti olduğu gibi, aynı zamanda, hak mücadelesi yürüten bir topluluğa yönelik devletin imkanlarıyla katliam gerçekleştirilebileceğinin de önemli bir örneğiydi. Katliam esnasında kullanılan İnsansız Hava Aracı (İHA) daha önce denenmemiş bir savaş konseptine işaret etti. Bu konsept, günümüzde de sıklıkla tartışıldığı biçimiyle, sürekli gözetlenen toplulukların imhasını amaçlayan bir saldırı biçimine evrildi. Dolayısıyla, Türkiye’de gelişen polis devletinin gözleme-imha konseptinin en çarpıcı örneklerinden biri olan bu olay, gerek sosyo-ekonomik olarak bir topluluğun mülksüzleştirilme biçimi gerekse de sonrasında Roboskî Davası olarak tanımlanan süreçte, Türkiye’deki insan hakları hareketinin sorunlarına işaret eden bir örnek oluşturdu.

Roboskî Katliamı’nın yaşanmasının ardından, olayın infial yaratması sonucu davası da bir o kadar önemli hale geldi. 2014 yılına, yani “çözüm ve diyalog süreci” olarak adlandırılan zamanlara kadar, Roboskî Aileleri’nin hak arayışı mahkemeler tarafından verilen takipsizlik kararlarıyla cevaplandırıldı. 2014 yılında ise, bin yüz avukatla birlikte Anayasa Mahkemesine (AYM’ye) başvuruda bulunuldu. Bu başvuruya karşılık AYM, dosyada tespit edilen eksikliklerin giderilmesini istedi. Böylelikle dosyayı takip etme sorumluluğu daha küçük bir avukat grubuna verildi. Ancak yapılan başvurunun AYM tarafından, takip eden avukatın hastalık mazeretinin geçersiz sayılması dolayısıyla reddedilmesi, ailelerin adalet arayışına büyük bir darbe vurduğu gibi, hukuk temelli insan hakları savunusunun sorunlarının ortaya çıkmasına da sebep oldu.

Roboskî Katliamı elbette hukuki sonuçları olan bir olay. Sorunun sadece hukukla ya da hak arayışı bağlamında ortaya çıkan bazı bireysel aksaklıklarla alakalı olmadığı, aslında örgütlülük gerektiren bir politika konusu olduğu da sabit. Ancak hukuk fakültelerinden itibaren hak kavramının “hukukla korunan çıkar” olarak tanımlanması, insan hakları mücadelesinin yürütülüş biçiminde hukuka sığınılmasının ana kaynaklarından. Yerleşik hak kavramının hukuk tarafından çıkar olarak ele alınması, insan haklarını pazarlık konusu haline getirmektedir. Roboskî’den hareketle düşündüğümüz takdirde, hukuk, katliamın sorumlularının ortaya çıkarılması bir yana, onların bu ve benzeri eylemlerini meşrulaştırabilecek bir düzlemde işlemeye devam etmiştir. Çünkü burada, katliamın failleri devletin çıkarlarına uygun hareket ederek bir emsal oluşturmuşlardır. Bu emsal sayesinde, egemen hukuk anlayışına sığınan ve iktidar etrafında öbeklenen gruplar bir tür “yasal terör” halinin ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Hal böyle olunca, insan haklarının bir hukuk kavramı olarak görülmesi ve sadece hukuki bir zeminde tartışılması sonucu Roboskî Aileleri’nin de içinde olduğu hak ve adalet mücadelesi veren gruplar ağır yara almışlardır. Bu örnekten hareketle, insan hakları mücadelesini sadece hukuk normlarına sıkıştırmayan, aynı zamanda bu mücadelenin başta yaşam hakkı olmak üzere, sosyal, ekonomik ve siyasi hakları güvence altına alan, etik normlar getirdiğini gören bir mücadele biçimine yönelmek gerekli hale gelmiştir.

 

İnsan Hakları Perspektifinden Barış

Roboskî örneği, küresel polis devleti ve neoliberal mutlakiyetçilik denkleminden ortaya çıkan sürekli gözleme-imha konseptine karşı, hukuksal çerçevenin darlığını gösteriyor. Bu durumda insan haklarının alanını etik-politik bir mücadele alanına doğru genişletmek ne kadar mümkün? Bunun küresel kaynakları ve yerel dayanakları neler olabilir? Bunun barışla alakası nasıl kurulabilir?

Küresel kaynaklar, aslında küresel muhalefetin merkezi devletçi pratiğinin S.S.C.B. örneğindeki gibi hüsrana uğraması,

Alıcı adı: Demokrasi Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği
(İsmin tamamı sığmayabiliyor, sığdığı kadarını yazabilirsin. DEMOS kısaltmasıyla gönderilen tutarlar iade oluyor.)

Banka: İş Bankası 

Şube: Akay/Ankara (4201)

IBAN: TR23 0006 4000 0014 2011 3048 27