Gökçer Tahincioğlu Anlatıyor: Faili Meçhuller ve Cezasızlık

0 Posted by - 21/06/2021 - Geçiş Dönemi Adaleti, Röportaj

Atiye Eren


 

“Benim evladım gelir diye kapıyı bacayı açık bıraktım. Ay geçti, gün geçti, sene geçti benim çocuğum gelmedi.”(Berfo Ana)

“Bugün kaç ölüm olacak, akşam eve gidebilecek miyiz, nereden haber alacağız?”

 

90’ları bir çırpıda bu sözlerle tarifliyor kayıp yakınları.

Türkiye’de özellikle 90’lı yıllarla birlikte yaşanan ağır insan hakkı ihlalleri ve zorla kaybetmeler devlet yetkilileri tarafından her zaman inkar edildi.  Ergenekon yargılamalarıyla devam eden süreçte ise perde kısmen de olsa aralandı. Hem resmi yetkililerin konuşmalarında hem de hazırlanan bazı iddianamelerde ‘beyaz toros olgusu’ ve JİTEM’in varlığı bir şekilde kabul edildi. Sonrasında hazırlanan iddianameler ve açılan davalar kayıp yakınları açısından adaletin sağlanacağı beklentisi oluştursa da bu durum kısa bir süre sonra “hayal kırıklığı”na dönüştü. 

Son günlerde suç örgütü lideri Sedat Peker’in Kürt iş insanları ve gazeteci Kutlu Adalı ile Uğur Mumcu cinayetleriyle ilgili ortaya attığı birtakım iddialar geçiş dönemi adaleti, cezasızlık ve geçmişle yüzleşme meselelerinin önemini bir kez daha hatırlattı. Peker’in ifşaatları sonrası faili meçhul cinayetlerin sorumluları yeniden gündem oldu. Bu cinayetlerin aydınlatılmasına ilişkin adalet beklentisi ise  “Çekin tuğlayı duvar yıkılsın” sözleriyle bir kez daha yükseldi. Yıllardır “Yüzleşme Köşesi”nden faili meçhul davaların takibine ve geçmişle yüzleşme meselelerine yer veren gazeteci Gökçer Tahincioğlu ile Sedat Peker’in itiraflarıyla yeniden gündeme gelen cezasızlık üzerine konuştuk.

 

“Cezasızlık bitimi olan bir süreç değil. Hele ki devlet geleneği güçlü olan ülkelerde…”

Kuzey Kıbrıs’ta 6 Temmuz 1996’da öldürülen gazeteci ve yazar Kutlu Adalı cinayeti ile ilgili iddiaların ardından gazeteci örgütleri ve Kıbrıslı siyasetçiler “Soruşturma yeniden açılsın” talebini dile getirirken Ankara JİTEM davasında aralarında eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın da bulunduğu sanıklar hakkındaki beraat kararlarının bozulmasını Tahincioğlu şöyle değerlendiriyor:

“Bu, Türkiye’de bir cezasızlık kültürü; devleti kutsallaştırma, devlet adına çalışanları da ne yaparlarsa yapsınlar kahramanlaştırma pratiği. Bu pratiğin değişmesi ya da cezasızlık kültürünün yıkılması çok kolay değil. Bu nedenle ısrarla Susurluk ile bugünü karşılaştırmanın, o dönemin eylemleri ile bugün arasında bir fark aramanın çok makul olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu devam eden bir çizgi. Kendini geliştiren ama aralıksız devam eden, bir ucu rant ilişkilerine dayalı, bir ucu başka ilişkilere dayalı bir ilişki ağı. Bunun çözüldüğü zamanlar var. Bu durum genellikle sistem birisini dışarı attığında ya da kendi içlerinde bir kavga çıktığında yaşanıyor. Bu, o çözülme zamanlarından bir tanesi. Ben o yüzden ısrarla “gazetecilere düşen, yargıya düşen, emniyete düşen şudur” diyemiyorum çünkü maalesef öyle bir atmosfer yok Türkiye’de. Ama gazetecilere, bu işle uğraşan hak savunucularına, insan hakları savunucularına düşen kısmı; burada çelişkileri derinleştirmek, olabildiğince çok soru sormak ve olabildiğince bilginin ortaya çıkmasını sağlamak. “Cezasızlık” bitimi olan bir süreç değil. Hele ki devlet geleneği güçlü olan ülkelerde… Ama bu bilgi o adaletin alanını genişletmeye, mümkün olduğu kadarıyla bunları minimize etmeye, bu mücadelede saf kazanmaya yarıyor. Bugüne de biraz böyle bakıyorum.

Susurluk JİTEM davasındaki beraatleri de, Peker’in açıklamalarını da olağan karşılamıyorum. Düşünün Kutlu Adalı gibi bir faili meçhul ile ilgili itirafta bulunan bir suç örgütü lideri var. Tam da sistemin göbeğinde aktör olmuş birisi bu isim. Kendi kardeşi gidip zorla bulunana kadar sözleri ile ilgili herhangi bir işlem yapılmıyor. Bir zahmet kardeşi gidince biz soruşturma açtık deniyor. Bu kadar da sözlerine kayıtsız kalınmaya çalışılıyor. Bu bile bir veri. Bize düşen de bütün bu verileri daha fazla toplamak, daha fazla derinleştirmek.”

“Cezasızlık”tan terörle mücadeleye

Gazeteci Gökçer Tahincioğlu cezasızlık kültürünün Türkiye’de devlet geleneği ile eşgüdümlü şekilde ilerlediğini, bunun da “terörle mücadele” kılıfı ile örtüldüğünü şu şekilde aktarıyor:

“Cezasızlık kültürü Türkiye pratiğinde devletin tarihiyle eşgüdüm içerisinde. Bir kere bu kutsal devlet miti ve bunun için çalışan insanların da kutsal ve kahraman olduğu miti bütün büyük suçların üstünü örtmeye uygun bir aparat. Bugün Türkiye’de ‘terörle mücadele’ adı altında bu aparat sürdürülüyor. Birincisi; ben bu cezasızlık kültürünün, buradaki aktörlerin, buradaki o kahraman mitlerinin gencecik insanların, askerlerin, 20 yaşındaki polislerin, şunların, bunların ölülerinin üzerinde tepinmek olduğunu düşünüyorum. İkincisi; bunlarla ilgili yalanlar bir yandan terörle mücadele denilerek örtülüyor fakat diğer yandan yine tırnak içinde terörle ilgili alanı son derece genişletiyor. Çünkü bu öyle bir şey ki adını böyle koyduğunuz zaman işe yarar bir ortam yoksa kendiniz yaratmaya başlarsınız. Bazen karşı tarafı provoke edersiniz bazen de sizin eyleminiz de bir terör eylemiyle nereye mal edileceği bellidir. Bir ortam yaratırsınız ve sizin o kahramanlık hikayeleriniz devam eder. Türkiye’deki suçlar da böyle işlenmiştir. Mesela 90’lardaki faili meçhullere baktığınızda cezasız bırakılmasının bir nedeni vardır. Bu iktidarlardan bağımsız devam eden bir süreç. İktidarlar devletleşiyor bu süreçte. Oradaki insanlara, mesela Kürt iş insanları dediğimizde bunlar ‘uyuşturucu kaçakçısı’ diye bir itiraz geliyor. Bu kadar tespitli ise bu, senin de devlet görevlin varsa al bunları yargıla. Beklediğimiz adalet mekanizması budur. Hayır bunu yapmıyorsunuz; biz bant kayıtlarından, mit raporlarından, şurdan burdan öğreniyoruz ki öldürdüğünüz insanların üzerinden çıkan paralara bile konmuşsunuz. Birileri bunları çalmış, birileri almış ve birileri “terörle mücadele” zaafa uğrar ya da başka bir şey olur gibi bir söylemle ama aslında alan açmak için o cezasızlık kültürünü besleyip 30-40 yıllık bir dönemde bu aktörlerle çalışmaya devam etmiş. Bunlar hep sistemin içerisinde kalmış, son derece rahat emeklilik hayatları geçirmişler vs. O cezasızlık kültüründen bu kadar yakındığımız için bugün JİTEM davasında Ağar ve arkadaşları hakkındaki beraat kararında, Sedat Peker’in iddiaları karşısında kayıtsız kalan yargıya da sürpriz olarak bakmıyoruz. Bunların hepsinin bir nedeni var. O nedenin şimdilik bir kısmını anlıyoruz belki daha sonra bir kısmını daha anlayacağız. Ama dediğim gibi buradan bir umutsuzluk beslemeye gerek yok. İnsanlar da bütün bu karanlıkta aslında bir mücadele ediyorlar.

Dünden bugüne adalet mücadelesi

Sedat Peker’in itirafları ve ifşaatları ile gündeme  gelen geçmişle yüzleşme ve geçiş dönemi adaleti gibi meselelerin önemi bir kez daha hatırlanırken her şeye rağmen bunları ısrarla anlatmakla adalet mücadelesinin süreceğini Tahincioğlu şöyle dile getiriyor:

“Dünden bugüne değişen bir şey olmadığından, dün adalet sağlanamadığından, bundan cesaret alındığından cinayetler de, cezasızlık da sürüyor. Bir adalet mücadelesi verildi, veriliyor. Bu inadı sürdürerek, kitleselleştirerek, anlatarak, ısrarla anlatarak ve şeffaf devlet  yapısı isteyen bir çoğunluk sağlayana kadar inatlaşarak mümkün. Yoksa sihirli bir değnekle, bir iktidar değişimi ile bunu sağlayabilmek bana mümkün görünmüyor.”